24 Nisan 2010 Cumartesi

Bardak Teorisi

İsterim ki bu yazı şu dinlenirken okunsun;




Sevebilmek, her insana bahşedilmemiş, sadece bazılarının yetenek olarak bünyelerinde barındırdığı bir özelliktir. Genç kız bu konuda yetenekliydi.

Ne var ki, yeteneklerin herkesçe takdir görmediği bir dünyada yaşıyorlardı. İnsanların kibirli, değer bilmez ve kaprisli olduğu bu dünyada, ender rastlanan bir soruydu: “Derdin ne?”

Genç kız, derdinin ne olduğu ilk kez sorulduğunda on dokuz yaşındaydı. Bunun ilk olduğunu anlaması ise on dokuz saniyesini dahi almadı.

Öyle alışılmadık bir soruydu, öyle uzaktı ki derdini anlatmak onun için, aldırış etmedi başta, üzerine almadı yöneltilen soruyu. Hani, öğretmen adını bile duymadığın bir konuda soru sorar da tavana bakarsın ya, onun gibi bir andı. İşaret parmağını sana yöneltip cevap beklenen kimse olduğun söylenene dek ağzını açmamayı tercih edersin. O da sustu.

Soruyu yönelten genç adam, tam manasıyla yabancının biriydi. Asla görmediği, sesini bir kez olsun duymadığı, bakışları nasıldır bilmediği. Ama soruyordu işte; sorum sana, diyordu, derdin ne? Ne cevap verilirdi ki böylesine soruya? Nereden başlanırdı ki hem? Yine sustu genç kız. Anlamakla yetindi ki; bu kayıtsız, merhametsiz, tutarsız dünyanın sıradan insanlarından biri değildi karşısındaki. Tek soru cümlesi, onu dikkate, üzerinde durulmaya değer biri kılıvermişti bir anda; çünkü genç kız o kadar muhtaçtı yaşadıkları dünyada böyle bir kana. Sorular soruları, yanıtlar yanıtlanamayanları, çıkarımlar çıkarımları takip etti. Bir şeye yetişmek ister gibi; olacakları, yaşanacakları mümkün oldukça öne almak ister gibi, elden geldiğince çabuk tanıdı iki genç birbirini. Tanıdıkça bağlandılar, bağlandıkça kopamaz hale geldiler ve en önemli sonuca vardılar beraber:

Sevebilme yeteneğinin ölçüsü, her insanın elinde tuttuğu boş bir bardağın büyüklüğü ile ölçülüyor olsun. Diğer elinde de ne kadar sevilesi olduğunun ölçüsü olan başka bir bardak su taşısın herkes. Ne zaman ki birinin taşıdığı su ile karşısındakinin boş bardağı silme dolar, ne zaman ki kendisi de elindeki boş bardağı karşısındakinin suyu ile tam doldurur; işte o zaman sevmek gerçek anlamını kazanır. O zaman sevgi her konuda haklı çıkar. O zaman sevginin karşısında duran her şey yıkılmaya mecbur kalır. Sevgi o zaman, hayatı uzatır, sevenin ömrüne ömür katar hale gelir. Bu yüzden iki genç şanslıydı, milyarların boş bardağını dolduracak miktarda suyu aradığı bu dünyada ihtiyaçlarına kusursuz karşılık bulmuşlardı.

İki gencin şanslı oldukları bir nokta daha vardı. Bu da birbirlerine gelmeden önce bardak teorisini kavramış olmalarıydı. Boş bardakları asla tam dolmamış, sularını tam taşıyacak bardağı hiç bulamamışlardı. O zamana dek karşılarına kim çıktıysa, iki tarafın da elinde yarım dolu iki bardak kalmıştı. Bu yüzden birbirlerine tam anlamıyla sarılamamış, çift olmaya çalışan insanlar güruhundan olmuşlar, üstlerini başlarını batırmış, hep pes etmek zorunda bırakılmışlardı sevmekten. Şimdi bir şeylerin daha önce olmadığı kadar yolunda olduğu belliydi. Demek sevmek böyle bir şeydi. Sevmek, aksiliklerin, yolunda gidenler yanında kayıtsız şartsız etkisiz kalmasıydı. “Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar, sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar”dı bütün hayat.

Yaşamak zorunda oldukları, başka türlüsünün olduğunu bilseler çekinmeden göç edecekleri bu dünyada, sevgiler hep sınanırdı. Mesafeler girerdi araya, üçüncü insanların ikiliden birine musallat ettiği dertler olurdu, yükümlülükler olurdu özleme sebebiyet veren. İki insan birbirini çok sevdiğinde, tüm bu engelleri aşmaları gerekirdi. Zaten iki insan birbirini gerçekten ve çok severse, engeller gittikçe küçülürdü.

Bu dünyada sorunsuz yaşayabilmek için hesap da vermek gerekirdi insanlara. Yoksa başını ağrıtırlardı. Aslına bakarsan sen mutlu oldukça daha çok çabalarlardı yıkmaya, sözleşmiş gibi sanki. Yine de sırtını bu dünyadaki eşini bulup yaslamışsan ona, her şey vız gelirdi.

Önyargılar da vardı iki gencin olduğu dünyada. Hem de en acımasızından, en kötücülünden olanları vardı. Haksız çıkarıp ders vermek gerekirdi insanlara o zaman da.

Güzel tarafı da yok değildi buranın. Gönlünce hayal kurabilirdin, hayallerini gerçekleştirmeye yaklaştıkça daha da sevinirdin. Cennete dönüşebilme özelliği olan bir dünyaydı. Yeter ki yanında istediğin kimse, gözünü açtığın zaman orada olsun, gözünü yumduğun zaman gitmeyeceğini bilesin, o zaman hayat muhteşem bir yer olurdu işte.

İki genç hem çok sevdiler, hem gereken ne varsa yaptılar bağlarını gün be gün kuvvetli kılabilmek için. Birbirleri için yaptıkları hiçbir şey fedakarlık sayılmazdı. Fedakarlık denilen şey, yapana az da olsa zarar verirdi çünkü. Gerçek aşk yoluna yapılan hiçbir şey fedakarlık olamazdı. Olsa olsa, hem kendine, hem karşındakine yaptığın bir kıyak olabilirdi.

İki genç, en olası durumlarda bile hataya mahal vermediler birbirlerine karşı. Sevmek şakaya gelmezdi. Sevdin mi özür dileyecek şeyler yapamazdın. Çünkü aslında bu dünyada dilenen hiçbir özür, olanları eski haline çevirmezdi. Sevmek hassas bir işti, kalıcı hasar vermeye gelmezdi.

Bu iki genç, iki yaşlı olana dek geçen koca ömre durur bakarlardı şöyle bir. Hep kusursuz, görecesiz, pürüzsüz anılar gelirdi akla. Yaşlı kadın, yaşlı adamın yanağına elini koyar, “Ne çok sevdim seni.”, derdi. Yaşlı adam güler, yaşlı kadının elini tutar, “Ben de sevgilim.”, derdi.

Çünkü o kadar çok sevmişlerdi birbirlerini.