Angelica ile yollarımız tamamen ayrıldı. Az önce neredeyse 1,5 yıl aradan sonra ilk kez dinledim. Buram buram acı kokan, insanı ciğerlerini sökercesine yasa boğan bu parçayı en son 27 Aralık 2008'de canlı dinlemiştim. Danny tek başına söylüyordu. Bir de şimdi işte. Her dinleyişimde biraz tozlanmasını beklerdim zaten. Ama ilk kez bu kadar ara veriyorum. Biraz buruk bir tespit oldu ama, eskiden hissettirdiklerini hissetmediğimi farkettim artık. Hayatımın bir dönemini herkesten iyi bilmesine karşın bundan böyle ihtiyacım olmayacak gibi. Son bir saygı duruşu yapayım istedim bunları yazarak. Angelica iyidir. Angelica başyapıttır. Angelica insanın yakasına yapışır. Angelica aşk acısının kökünü ruhunun derinliklerine dürter insanın.
Angelica ile yollarımızı dünyanın en muhteşem adamı ayırdı. Aşk acısı, gönül sancısı denen şey benim için zamanın ötesinde kaldı. Bugünlerde I Don't Wanna Miss A Thing dinliyorum.
Son yazılarıma baktım da; sandığımdan fazla kafayı sıyırmışım bu hafta derslerle. İkinci vizeler ile ikinci quizler aynı anda üstüme gelince böyle oldu. Son 7-8 gündür yaşamıyorum sanki. Yediğimin içtiğimin tadı yok, ne yattığım belli ne kalktığım. Bir garip. Ha değdi mi, kesinlikle hayır. Ama elimden geleni ardıma koymamış olmanın verdiği vicdan rahatlığı, sınavların getireceği sonuçların verdiği rahatsızlığı hafifleten cinsten.
Garip garip tespitlerde bulundum bu hafta kendi kendime. Her insanın bir taşma noktası vardır, falan derler, meğer ne yakınmış taştığımız noktalar birbirine. Bir ara topluca okulu bırakmaya falan karar verdik. Sonra baktım yine bir sınava yollanıyoruz.
Yine de herkesin farklı bir stresle baş etme yöntemi var. Baş etme doğru tabir değil belki, stres altındayken verdiği tepki -diyeyim- farklı herkesin. Sınava girip çıkıyoruz, her boş dakikada bir kelime anlamak için kitap defter karıştırıyoruz. Biri garip şarkılara eşlik edip kantinin ortasında dans ediyor, biri hayatında çakmak tutmamışken 'Bi sigara verin lan!' diye bağırıyor, biri köşesine büzülmüş kitaptaki sabit bir harfin sabit bir kıvrımına yoğunlaşıyor, biri sürekli bütün herkese liderlik edip sinerjik bir çalışma ortamı yaratmaya çabalıyor... ve dahası.
Bu hakettiğin karşılığı alamama olayı beni hep derinden yaralamıştır.
İstatistik 2 dersi.
Hocanın soru arşivi var. Çok klas. Sistematik bir şekilde elden geçiriyorum.
Hoca dersi çok iyi anlatıyor, kulaklarımı dört açıp dinliyorum. Tek kelimesini kaçırmak istemiyorum.
Sınavdan önce çevremdeki insanlara akıl veriyorum anlamadıkları yerler konusunda. Kendim iyi biliyorum çünkü.
Derste anlamadığım veya takıldığım yeri anında hocaya soruyorum. Kendisi ziyadesiyle açıklayıcı yanıtlıyor.
Arşivde çözemediğim veya takıldığım soru olduğunda grup halinde tartışmamızı sağlıyorum. Gerekirse bir soru ile ilgili dakikalarca beyin fırtınası yapıyoruz.
Sınava girdiğim an, çevremdeki herkesten daha donanımlı hissediyorum. Ben derste şov yaparken uyuyanları sınavdan saniyeler önce panik halinde görmek sadistçe bir zevk veriyor.
Tüm bunlar sadece İstatistik için geçerli. Dersi seviyorum. Sayısal yöntemlerin mantığına bayılıyorum. Hoca zaten hayal ettiğim öğretim görevlisi modeli.
Sınav kağıtları dağıtılıyor. Sorulara şöyle bir bakıyorum, kek diyorum. Tak tak yapıp çıkacağım hemen.
Hoca sınıfa giriyor, "Süreniz 35 dakika, acele edin." diyor. Kalakalıyorum. 35 dakika! O an bana ne çözdüğüm sorular, ne kestiğim ahkamlar, ne derste yaptığım şovlar yardım edebilir. Muhteşem bir panik yaşıyorum. Gerçeküstü. Kendimi tanıyamıyorum. İstatistik gibi her terimi dikkatle yorumlanarak yazılması gereken bir dersin sınavında tüm konsantrasyonum kalan dakikaları saymaktan dolayı dağılıyor. Sürekli basit hatalar yapıyorum. Bunları geç farkediyorum. Bir kaç satır yukarıda yaptığım hata tüm kağıdı baştan yazmama sebep oluyor. Allahım, sürem daralıyor! Sonraki soruya geçsem belki o kolaydır, aradan çıkarabilirim, acaba bununla zamanımı harcamamalı mıyım, diye düşünürken hoca geliyor; "Süreniz bitti. Kalemleri bırakın lütfen."
İstatistikten 3 sınava girdim bu dönem. 2 quiz bir vize. Hepsi aynı şekilde geçti. Hepsinden çalışma saatlerimle kıyaslanamayacak notlar aldım. Sadece final kaldı ve tüm açıklanan notlar haketmediğim denli düşük. Final sınavı da aynı şekilde geçecek gibi bir his varsa da içimde, inatla susturuyorum.
Bilmeyenler için tek cümlede özet geçeyim. Şekilde görülen IS-LM ilişkisi dediğimiz iktisadi bir model olup, makroiktisat üzerine yoğun çalışmalarım sonucu dün gece rüyama girmiştir. Şu gri eğrinin üzerinde (IS) ben ve sevdiğim adam, çocuklarımızla ailece yaşıyormuşuz. Mor çizgide (LM) de annem ve kızkardeşim. Her ikimiz de denge faiz oranının (i) üzerindeyiz ama. Neyse, ayrı eğrilerin insanları olduğumuz için uzaktan bakışıyoruz falan. Ama çocuklar teyzeleriyle anneannelerini özlemişler. 'Gidelim' diyip duruyorlar. 'Yavrum evladım, nasıl gidelim, bak onlar taa nerede, biz neredeyiz!' diyorum. Anlamıyorlar. En sonunda babalarına bağırıyorum 'Al şunları başımdan, anlat, ben başedemiyorum.' diye. 'Bakın çocuklar,' diyor, 'biz IS eğrisi üzerindeyiz, anneannenizle teyzeniz LM. Burdan oraya gitmemiz için ancak devlet vergileri düşürecek de, bizim IS eğrimiz sağa kayacak. O zaman faiz oranı yükselir ve biraraya gelebiliriz.'
Bunu gerçekten bekliyorduk yav. Gerçekten devlet vergileri azaltsın da çocukları alıp annemlere gidelim diye bekliyorduk. Neyse ki yaz tatili bunlardan arınmak için var. Gelsin artık!
Geçen yıllarda NTV'nin sanırım 'Yeşil İnovasyon' konulu bir proje yarışması vardı. Bilen bilir. Hah, işte bu yazının onunla alakası yok.
Bir gün bir şeyin dünya ekonomisinde tekelini alabilecek olsam bu yeşil erik olur. Zira kendisi fiyata bağlı talep esnekliği en düşük olan mallardan biridir (Fiyatı ne kadar yükselirse yükselsin hemen hemen aynı miktarda satılır). Kaç liradan satarsan sat, alıcı bulur bu. Güzel çünkü, direnilmez bir şey. Bahara yeni girdik ya, yeni yeni çıkan, pek sulu olmayan, abartınca insanın ağzını acıtanları bile sırf az olduğu için 8 lira/kg dan satılıyor. Bu fahiş fiyata bile alıcı buluyor az olduğu için. Marketteki tezgahtara sordum, yetiştiremiyorlarmış. İyice sulanıp, bir şeye benzeyip, her yerde çıkınca da fiyatı düşecek. Tam rekabet var çünkü. İşte ben diyorum ki, bunu tekel piyasaya dönüştüreceksin, koyacaksın bir fiyat, işine gelen almasın diyeceksin. Devlet ekmeğe yaptığı gibi yeşil eriğe de yaparsa bunu, bir süre sonra ekonomideki para arzını kontrol etmek için hazine bonosu alıp satmakla, rezerv rasyosuyla oynamakla, faiz oranlarını ayarlamakla uğraşmaz. Sadece yeşil eriğin fiyatı ile oynayarak açık piyasa işlemlerini de maliye politikasını da başarılı bir şekilde oturtur. O zaman inovasyon diye buna derim.
Sevebilmek, her insana bahşedilmemiş, sadece bazılarının yetenek olarak bünyelerinde barındırdığı bir özelliktir. Genç kız bu konuda yetenekliydi.
Ne var ki, yeteneklerin herkesçe takdir görmediği bir dünyada yaşıyorlardı. İnsanların kibirli, değer bilmez ve kaprisli olduğu bu dünyada, ender rastlanan bir soruydu: “Derdin ne?”
Genç kız, derdinin ne olduğu ilk kez sorulduğunda on dokuz yaşındaydı. Bunun ilk olduğunu anlaması ise on dokuz saniyesini dahi almadı.
Öyle alışılmadık bir soruydu, öyle uzaktı ki derdini anlatmak onun için, aldırış etmedi başta, üzerine almadı yöneltilen soruyu. Hani, öğretmen adını bile duymadığın bir konuda soru sorar da tavana bakarsın ya, onun gibi bir andı. İşaret parmağını sana yöneltip cevap beklenen kimse olduğun söylenene dek ağzını açmamayı tercih edersin. O da sustu.
Soruyu yönelten genç adam, tam manasıyla yabancının biriydi. Asla görmediği, sesini bir kez olsun duymadığı, bakışları nasıldır bilmediği. Ama soruyordu işte; sorum sana, diyordu, derdin ne? Ne cevap verilirdi ki böylesine soruya? Nereden başlanırdı ki hem? Yine sustu genç kız. Anlamakla yetindi ki; bu kayıtsız, merhametsiz, tutarsız dünyanın sıradan insanlarından biri değildi karşısındaki. Tek soru cümlesi, onu dikkate, üzerinde durulmaya değer biri kılıvermişti bir anda; çünkü genç kız o kadar muhtaçtı yaşadıkları dünyada böyle bir kana. Sorular soruları, yanıtlar yanıtlanamayanları, çıkarımlar çıkarımları takip etti. Bir şeye yetişmek ister gibi; olacakları, yaşanacakları mümkün oldukça öne almak ister gibi, elden geldiğince çabuk tanıdı iki genç birbirini. Tanıdıkça bağlandılar, bağlandıkça kopamaz hale geldiler ve en önemli sonuca vardılar beraber:
Sevebilme yeteneğinin ölçüsü, her insanın elinde tuttuğu boş bir bardağın büyüklüğü ile ölçülüyor olsun. Diğer elinde de ne kadar sevilesi olduğunun ölçüsü olan başka bir bardak su taşısın herkes. Ne zaman ki birinin taşıdığı su ile karşısındakinin boş bardağı silme dolar, ne zaman ki kendisi de elindeki boş bardağı karşısındakinin suyu ile tam doldurur; işte o zaman sevmek gerçek anlamını kazanır. O zaman sevgi her konuda haklı çıkar. O zaman sevginin karşısında duran her şey yıkılmaya mecbur kalır. Sevgi o zaman, hayatı uzatır, sevenin ömrüne ömür katar hale gelir. Bu yüzden iki genç şanslıydı, milyarların boş bardağını dolduracak miktarda suyu aradığı bu dünyada ihtiyaçlarına kusursuz karşılık bulmuşlardı.
İki gencin şanslı oldukları bir nokta daha vardı. Bu da birbirlerine gelmeden önce bardak teorisini kavramış olmalarıydı. Boş bardakları asla tam dolmamış, sularını tam taşıyacak bardağı hiç bulamamışlardı. O zamana dek karşılarına kim çıktıysa, iki tarafın da elinde yarım dolu iki bardak kalmıştı. Bu yüzden birbirlerine tam anlamıyla sarılamamış, çift olmaya çalışan insanlar güruhundan olmuşlar, üstlerini başlarını batırmış, hep pes etmek zorunda bırakılmışlardı sevmekten. Şimdi bir şeylerin daha önce olmadığı kadar yolunda olduğu belliydi. Demek sevmek böyle bir şeydi. Sevmek, aksiliklerin, yolunda gidenler yanında kayıtsız şartsız etkisiz kalmasıydı. “Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar, sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar”dı bütün hayat.
Yaşamak zorunda oldukları, başka türlüsünün olduğunu bilseler çekinmeden göç edecekleri bu dünyada, sevgiler hep sınanırdı. Mesafeler girerdi araya, üçüncü insanların ikiliden birine musallat ettiği dertler olurdu, yükümlülükler olurdu özleme sebebiyet veren. İki insan birbirini çok sevdiğinde, tüm bu engelleri aşmaları gerekirdi. Zaten iki insan birbirini gerçekten ve çok severse, engeller gittikçe küçülürdü.
Bu dünyada sorunsuz yaşayabilmek için hesap da vermek gerekirdi insanlara. Yoksa başını ağrıtırlardı. Aslına bakarsan sen mutlu oldukça daha çok çabalarlardı yıkmaya, sözleşmiş gibi sanki. Yine de sırtını bu dünyadaki eşini bulup yaslamışsan ona, her şey vız gelirdi.
Önyargılar da vardı iki gencin olduğu dünyada. Hem de en acımasızından, en kötücülünden olanları vardı. Haksız çıkarıp ders vermek gerekirdi insanlara o zaman da.
Güzel tarafı da yok değildi buranın. Gönlünce hayal kurabilirdin, hayallerini gerçekleştirmeye yaklaştıkça daha da sevinirdin. Cennete dönüşebilme özelliği olan bir dünyaydı. Yeter ki yanında istediğin kimse, gözünü açtığın zaman orada olsun, gözünü yumduğun zaman gitmeyeceğini bilesin, o zaman hayat muhteşem bir yer olurdu işte.
İki genç hem çok sevdiler, hem gereken ne varsa yaptılar bağlarını gün be gün kuvvetli kılabilmek için. Birbirleri için yaptıkları hiçbir şey fedakarlık sayılmazdı. Fedakarlık denilen şey, yapana az da olsa zarar verirdi çünkü. Gerçek aşk yoluna yapılan hiçbir şey fedakarlık olamazdı. Olsa olsa, hem kendine, hem karşındakine yaptığın bir kıyak olabilirdi.
İki genç, en olası durumlarda bile hataya mahal vermediler birbirlerine karşı. Sevmek şakaya gelmezdi. Sevdin mi özür dileyecek şeyler yapamazdın. Çünkü aslında bu dünyada dilenen hiçbir özür, olanları eski haline çevirmezdi. Sevmek hassas bir işti, kalıcı hasar vermeye gelmezdi.
Bu iki genç, iki yaşlı olana dek geçen koca ömre durur bakarlardı şöyle bir. Hep kusursuz, görecesiz, pürüzsüz anılar gelirdi akla. Yaşlı kadın, yaşlı adamın yanağına elini koyar, “Ne çok sevdim seni.”, derdi. Yaşlı adam güler, yaşlı kadının elini tutar, “Ben de sevgilim.”, derdi.
Başlık yeterince açıklayıcı aslında, sanki acı deneyimlerin büyüttüğü iki kişi bir araya gelince her şey çok daha yolunda oluyor. Halden anlayıp kusursuz bir seyre çıkıyorlar. Biri diğerini anlamıyor yoksa. Ya da ikisi de dünyadan bihaber oluyorlar; neye başlayıp bitirdiklerini bile anlamıyorlar, yüzeysel kalıyor her şey, açıklanmamış, tutarsız, seviyesiz..
Hayatta neyin neyi tetikleyeceği belli olmuyor ki hiç.
Blog işi gereksiz gelirdi. Kendi kendine bir şeyler yazıp, paylaşıp duruyor insanlar, falan. Ne bileyim, garipserdim. Sonra okulda bir fikir attılar ortaya; 'Neden gün be gün yaşadığımız bunca dolu şey varken dördümüz bir blog oluşturup saklamıyoruz?' dediler. Bir kaç kişi kalkışma fikri hoşuma gitti. Bizzat işin oluru nedir ne değildir dün gece oturdum uğraştım, blog sayfamızı oluşturdum. Genel düzeni oturtup gerekli kişilere davetleri gönderdikten sonra bir şey yazmadan günün yorgunluğunu daha fazla taşıyamayan bedenimi vurdum yatağa. Bu sabah oraya bir yazı yazdım, inanılmaz keyif verdi. Şaşırdım buna. Yazma ihtiyacı içinde kalan bir insan değilim çünkü. İyi kötü yazdığım yerler var siber alemde. Sonra dostların bloglarını dolaştım biraz. Baktım pek kendi kendine yapılan bir şey de değil. İnsanlar takip ediyor. Kişisel blogu olan kişi sayısı sandığımdan fazla. Tevazuda bulunacak değilim; kalemime güvenirim. Benim neyim eksik, dedim; daldım olaya. Uzun lafın kısası, herkes kişisel bloglardan grupça oluşturulan bloglara geçiş yaparken ben ters istikamette yol aldım.